HASAN İLE ARI NOYA




-İşte yakaladım! Seni küçük böcek, al sana! Diyerek ezdi minik arıyı.
Hasan her zaman böyle yapıyordu. Nerede bir böcek görse tepesine biniyordu. Acı çekip çekmediklerini düşünmeden. Bu dünyada yerlerinin olmadığından, hiçbir işe yaramadıklarından bahane bulurdu hep.
Gerçekten de öyle miydi?

○●○

Arı Noya yine gördü o çocuğu. Bir arkadaşını daha kaybetmişti ayaklarının altında. “Ne istiyor bu çocuk bizden?” diye aklından geçirdi. “ Ne zararı var küçücük böceklerin sana?”
- Allah’ım sen göster yaptığı yanlışı bu çocuğa, dedi ve menekşelere doğru uçmaya başladı. Çok  çalışmalıydı. Zira işi zor ve bir hayli uzundu.

●○●

Hasan yaşıtlarına göre biraz kısa boylu ama çok hareketli ve yetenekli bir çocuktu. Sürekli bir şeylerle ilgilenir, oyun oynar hiç durmazdı. E bundan dolayı biraz da zayıftı tabi. Dışarıdan bakılınca rüzgarda kuru yaprak gibi savrulacak sanılırdı ama kuvvetli ve yere sağlam basan bir çocuktu. Beşinci sınıf öğrencisiydi.

Güneşin, serin esen ilkbahar rüzgarıyla irkilen bedenleri ısıttığı, ışığıyla bütün renkleri daha canlı gösterdiği bir cumartesi günüydü. Hasan kahvaltıyı yapar yapmaz dışarı fırlamış ve dünyasını paylaşamadığı böcekleri avlamaya başlamıştı bile.
Karıncalar, çekirgeler, sinekler, uğur böcekleri, kelebekler... İlkbaharın habercisi bütün böceklere düşmandı sanki.
Elindeki merceğiyle böcekleri arayan Hasan ileride nergislerin üzerinde uçan bir arı gördü, yavaşça ilerlerdi, ilerledi, ilerledi. Amacı belliydi.

○●○

Arı Noya çok keyifliydi. Tam bal yapılacak bir havaydı. Çiçek kokuları cezbediciydi. Bir arı daha ne isteyebilirdi ki.

Mart ayının en güzel çiçeği nergislerin birisine kondu. Gözünü kapatıp derince kokladı çiçeği, sonra “ Ohhh” diye saldı nefesini. Nergisin özünü almaya başladı. Tadı muhteşemdi.

Birden bir gölge kapattı çiçeğin üzerini. Havada hiç bulut yoktu halbuki. Gölge git gide koyulaşırken Noya, arkasını döndü ve o da ne! Koca bir ayak Arı Noya’ya büyüyerek yaklaşıyordu. Korkudan titremeye başlamıştı.

Hızla yaklaşan ayağın kendisini ezeceğini anlayan Noya eğilip elleriyle kafasını saklamış ve kaderine razı olmuştu.

○●○

Dünyasından bir arıyı daha silmenin mutluluğuyla ayağını hızla nergislere indiren Hasan, birden bire beliren göz alıcı ışıkla irkildi.  Işıktan acıyan gözlerini kapatınca ayaklarının yerden kesildiğini ve düştüğünü hissetti. Gözlerini açmasıyla poposunun yere çarpması bir oldu. Çok acımıştı...

Acısı yavaş yavaş geçerken şaşkınlığı artmaya başlamıştı. Göz bebekleri iyice büyüdü ve çığlık atarak sağa sola koşmaya başladı. Korktu... Çünkü ya her şey çok büyümüştü ya da Hasan çok küçülmüştü. Koşup oynadığı bahçedeki çimenlikler kavak ağaçları kadar kocamandı. Çiçekler gökdelen gibiydi.

Biraz sakinleşince neler olduğunu anlamaya çalıştı. Anlam veremiyordu olanlara. Derken üzerinde bir gölge oluştu, kafasını kaldırdığında koskoca bir ayakkabının havadan geçtiğini gördü. Bu ayağın sahibini görünce nefesi kesilmişti adeta. Bu arkadaşı Ahmet'ti...

○●○

Oturduğu kuru yaprak ufak bir tepe gibiydi. Üzerinden bisikletle geçtikleri o tepecik gibi. Hâlâ şaşkındı ama hafif hafif haline de gülmeye başlamıştı. Olanlar komik geliyordu ona, masaldaydı sanki.

Oturduğu yerden kendi kendine konuşup gülerken sağ tarafına gözünü kaydırdı. Bir anda sustu ve tekrar kafasını çevirdi. Burnunun dibinde duran dev çekirgeyle göz göze gelince, gittikçe azalan bir sesle  “anammmm“ diyerek bayıldı.

○●○

- N n ne , ne oluyor, neredeyim ben? Siz de kimsiniz, ne yapacaksınız bana?

Hasan’ı uyandırmak için kullandığı suyun kabını yere bırakan Arı Noya yumuşak bir sesle:
- Ben Noya, bu da arkadaşım çekirge Zıp Zıp, seni buraya o getirdi bayılmıştın. O gördüğün sinek de Karakanat.
- Nasıl oldu bu, ben nasıl bu hale geldim, bana bir zarar vermeyeceksiniz değil mi? Dedi Hasan titrek bir sesle.
 Noya sakindi:
- Korkma zarar vermeyiz biz kimseye. Nasıl geldin bilm... Karakanat bir anda Noya'nın sözünü kesti ve sertçe:
- Hatırlamıyorsun demek! Bizleri ezmekle meşguldün, belki de seni cezalandırmamız için gönderilmişsindir ne dersin? Söyle bakalım nasıl bir ceza istersin aptal çocuk?

Çekirge Zıp Zıp kalın, tok ve sakın sesiyle:
- Sakın ol sinek, o sadece bir çocuk. Ne yaptığının farkında bile değil.

- Neyse uzatamayalım, diyerek araya girdi Noya ve devam etti. Bak çocuk, bizim yapacak işlerimiz var, gün doğmak üzere ve gitmemiz gerek. Neden buradasın bilmiyorum ama biz yokken ne istiyorsan onu yap. Akşam gelince bir çaresine bakarız durumun. Ama dikkat et ezmesinler seni. Dedi tebessüm ederek.

○●○


Gün doğmuştu. Böcekler gitmiş Hasan yalnız kalmıştı. Her şey çok büyüktü ve bu bir rüya değildi. Biraz yürüdü.  Bahçenin ortalarında çiçeklerin yanında, etrafı net görebildiği bir yerde ayakta dikildi, bekledi.
Şaşkın ve bir o kadar düşünceliydi. Olan bitene inanamıyor ve etrafa büyülenmiş bir gözle bakıyordu. Karıncalar sürekli koşuşturuyor, bir şeyler taşıyor, birbirlerine;
 “ -Güllerin altında tohumlar var, oraya gidin hemen. – Güneydeki palamutun altında ekmekler var, zaman dar hızlı olun. – Hey siz! Yuvada göçük olmuş yardıma gelin.” Oraya git, buraya gel, şöyle yap, böyle yap diyerek durmadan çalışıyorlardı.

Arılar vızır vızır uçuyor, çiçekten çiçeğe konuyor. Konuşmuyorlardı bile. Hasan bir an “hıımmmm" diyerek kafasını salladı. Aklına fen bilgisi öğretmeni geldi. Öğretmeni, dersin birinde, arıların tozlaşmaya çok yardımcı olduklarını, bitki örtüsünün devamı için çok önemli rol üstlendiklerini, hatta arı nesli yok olursa birkaç yıl içerisinde bitki örtüsünün yok olacağını, dolayısıyla tüm dünyanın yok olma ihtimalinin olduğunu söylemişti.

Arılar, karıncalar, çekirgeler, sinekler, solucanlar, kelebekler ve daha niceleri. Hepsi bir amaç uğruna durmadan çalışıyor ve bir an bile durup “of yoruldum" demiyordu. Hatta şimdi yoktu ama ağustos böceklerinin bile bir görevinin olduğundan emindi.

Hasan böceklere yaptıklarına pişman olmaya başlamıştı. En üzücü yanı ise şuydu; her bir böcek insanların daha rahat ve daha güzel bir dünyada yaşayabilmesi için çalışıyordu. Oysa Hasan onlara...

Pişmanlığı utanca dönüşmüştü. Yaratılış amacını eksiksiz yerine getiren bu canlılarla nasıl paylaşamamıştı dünyayı. Nasıl zarar vermişti onlara. Bir an aklına büyük insanlar gelmişti. Bu güzelim dünyanın gerçek sahibiymiş gibi davranan, kavga eden, savaşan büyükleri... Bu çok yanlıştı. Oysa böcekler gibi beraberce bu dünyanın daha da güzelleşmesi için çabalasalardı her şey nasılda muhteşem olurdu.

Hasan birkaç saat içinde yaşadıklarından sonra artık çok farklı düşünüyordu ve olgunlaşmıştı. Ah bir eski haline dönebilse neler yapacaktı. Allah'ın karşılıksız verdiğini paylaşamayıp, bencilce savaşan insanlara karşı durmadan çalışıp onlara paylaşmayı öğretecekti, kararlıydı. Daha güzel bir dünya için paylaşmayı bilmek, paylaşabilmek şarttı, bunu iyice anlamıştı.

Pişmanlık ve utançla iki yumruğunu sıkmış bu düşüncelerle boğuşurken o ışık yine parlamıştı. Acıdan gözünü tekrar kapattı ve bir anda eski haline döndü.

İşte fırsat!

İşte şimdi çalışma zamanıydı. Herkese bu dünyayı paylaşmayı öğretmeliydi.
Tekrar eski haline dönmenin mutluluğuyla iki elini havaya kaldırdı ve bağırdı.

“ Herkes paylaşacak...”

--SON--



Kıssadan hisse, müslümanın özüdür paylaşmak.

Karakteridir...

Yorumlar