Savaşın Şekli Değişti


"Gözlerini kısarak savaş meydanına uzunca baktı. Hayli çetin bir savaştı bu. Savaşan yiğitlerin yerden kaldırdığı toz bu şiddetin en basit göstergesiydi. Hele bazen bu toz bulutlarının kırmızıya çalan rengi sanki şiddeti daha da artırıyordu.

Hasan diken diken olan tüylerinin derisine battığını ve bu ürpertinin soğukluğunu yüreğinde hissetti. Ama çare yok vatan bu, canı feda etmeli, canan için savaşmalı.
Derince bir nefes aldı ve çekti Hasan kılıcını kınından. İlerledi, ilerledi koşarak girdi savaş meydanına, o kızıl toz bulutunu yararak. Bir an durdu ve bir sağına baktı bir de soluna. Savaş dışarıdan göründüğündende şiddetliydi.

Beklediği yerden bir anda elini uzattı ve bir sandalye çekerek oturdu arkadaşlarının yanına. Masadaki herkes elindeki telefonu bıraktı Hasan'a baktı. 

Toplantı başlıyordu.

Hasan gür bir sesle konuşmaya başladı.

- Uyanın beyler bayanlar, savaş artık eskisi gibi er meydanlarında, düşmanla, sadece bir kılıç mesafesinde mertçe olmuyor. Artık savaşın şekli değişti. Savaş şimdi daha çetin. Düşman evimize, soframıza, cebimize kadar sinsi bir yılan gibi  girdi. Girdi ve bizi bedenimizden başlayarak ruhumuza kadar zehirliyor, işgal ediyor.

Eskiden yiğitler mertçe ölürdü, şimdi düşman sözde dostça soframıza koyduklarıyla azar azar öldürüyor bizi. Sırtımızı sıvazlayıp en ağır darbeleri sağlığımızı elimizden alarak vuruyor. 

Beyefendi siz, elinizdeki bardaktan içtiğiniz o asitli içecek sizi öldürüyor farkında mısınız? Dişinizden midenize, karaciğerinizden bağırsağınıza yok ediyor sizi parça parça. Yani düşmanın savaşmayı çok istediği bir rakipsiniz.

Ya siz hanımefendi elinizdeki sigaranın vehametinden haberiniz var mı? Sizi öldürmeyip hastanelerde sürüdüreceğinin, süründükçe ölmek isteyeceğinizin farkında mısınız? Düşmana oturup sizi seyretmek kalıyor geriye. Ne kolay bir zafer...

Bir de ilaç meselesi var tabi. Bize şifa veren ilaçlar. Bak sen şu düşmanın işine ki önce bize ancak Allah'ın şifa verecegini ve
şifasına vesile ettiği bitkileri unutturup sonra da elleriyle yaptıkları 
o kimyasal ilaçları satıyor. İnsanın kimyasal silah diyesi geliyor ama ne var ki adı ilaç. Şifayı ara ki bulasın. Bulduğunu sanırsın ama iç organların erir. Çantadaki kekliğe dönersin bir anda.

Sadece ilaç mı? Tabiki hayır. Tohumlar, değersiz besinler, diş macunları, amacından başka kullanılmaya zorlandığımız telefonlar, televizyonlar, internet ve daha neler neler. Düşman eliyle yapılmış herşey. Hepsi yerinde kullanılan silahlar aslında...

İşte, hanımefendi farketti, tebrikler...

Neymiş bütün bunların ortak paydası. Hep birlikte söyleyelim, hepsi evet hepsi düşman sermayeli. Kazanan düşman! Bakın parayı değil, paradan bahsetmiyorum. Savaşı kazanan. Gayet tabii tamamen kazanmış değil ama böyle giderse benliğimizi kaybetmiş olacağız. Edebimizi, ahlakımızı, kültürümüzü kaybedersek ortada savaşacağımız bir değer de kalmayacak zaten.


Sizde bırakın lütfen şu telefonu, hiç zamanı değil savaşı kaybediyoruz anlayın. Bağımlı olmayın amacından sapmayın.


Anladınız mı beyefendiler hanımefendiler, eskiden savaştan çekinirdi devletler para yok, gitmesin milletin emeği. Ama şimdi bak düşmana hem satıyor bize silah timsali ürünlerini hem de kazanıyor parasını dolduruyor kesesini.

Derin bir sessizlik oldu. Herkes birbirine bakıp düşüncelere daldı. Bu sessizliği tekrar Hasan bozdu ve;

- Oh ne güzel dünya, hem parayı kazan hem savaşı bizde yardım edelim...

Dedi ve sustu, tekrar kılıcını kınına soktu. Toz bulutları yavaş yavaş inmeye başlamış ve savaşın şiddeti daha da gün yüzüne çıkmıştı.

Herkes derin düşüncelere dalmış kendini sorguluyordu... "

Bir müslüman toplum olarak değerlerimizi kaybediyoruz. Ahlakımızı benliğimizi kanser gibi sarıp yok etmeye azmediyorlar.




Yorumlar